“ Zümrüdüanka da, kimya da, Kalenderlik kokusu da Kalender’in sıfatlarıdır ama Kalender bunlardan arıdır, ayrıdır.

Kalenderim diyorsun ama gönül kabul etmiyor bu sözü, çünkü Kalender yaratılmamıştır.

Kalenderlik tuzağı, Kalenderlik soluğu, neliksiz-niteliksiz alemdedir… ululuktan, iş başarmadan uzaktır.

Baştan başa varlıksın; kendin, kendinden ne arıyorsun sen? Testideki su gibi tümden toprakla dolusun sen.

Âşıklık yolunu tut da kendinden kendine yolculuğa düş, a dostum kısa kes şu hikayeyi.

Ne korku var, ne ümit, ne ibadet var, ne suç; ne kulluk var, ne Tanrılık; ne de tanrı komşuluğu.

Gücü yetmezlik, gücü yeterlik, Tanrılık, kulluk… dikkat edersen görürsün ki bu yol hepsinden de dışarıdır.

Kalenderlik yolu, Tanrılıktan da dışarıdır… kulluğa da gelmez, peygamberliğe de sığmaz.

Sakın, sakın da her aşık, boş yere laf etmesin… çünkü bu yol, bu kılavuzluk kimseye ısmarlanmamıştır. ”


Hz. MEVLÂNÂ ( K.s )


*********************

“ Bir pîr-i harâbâta mürîdem kim elinden
Bir cür’a içen kişi erer cümle murâda ”

İbrahim Şahidi Dede ( k.s )


Aşık’ı, enisi, müridi Şahidi dedenin bu kasidesi, O pîr’i harabatı vasfeder. Mevlevi aşk vadisinde nice nazenin ariflerin, ebediyyet alemine saldığı aşk nidasından, efsunlu, sırlı, nurlu aşk öykülerinden ..Birisidir O…

“ Baş ucuma Mesih gelse
Senden armağan kalan derdime derman olur sanma ”

Diyecek kadar, çile ve çoşku yüklü bir aşk serencamıdır .. O

Aşk erlerinin, mâna padişahlarının, kimseye ısmarlanmayan; “ kalenderlik yolunun ” da; seçkin kılavuzların başıdır .. O

Hakk arayıcıları, iz sürücüler, İlahi aşk kervanları, her devirde olacaklar. Vaad edilen kıyamet zuhur edene kadar bu macera ve öykü, hep olacak… Hep yaşanacak.. Aşk kervanlarının yorgun yolcularına, çetin yollarına; Ebediyen O’nun nurunun aydınlığı, ötelerden ışıyıp yol gösterecek …

İlahi aşkın; Divane, harabat, kalender, taşkın, cezbeli.. Pir’i. Tarik-i Mevleviyyenin Pir-i sanisi (İkinci pir),
İlahi aşk vadisinin kutsal şahini efendimiz .. “ Hazreti Sultan Divani, Mehmet Semaî Çelebi ” (k.s) adına böyle bir sayfa hazırlamayı acizane vazife bildik..

O sultanı vasfetmek, yüce hallerini anlatmak, hakikatine ermek.. Ne haddimiz ne de cüretimiz olabilir…

Sadece aşıklarına, bir koku koklatmak muradımız..
Tevfik ve ecir yüce Allah’tan..

Aşk’a sala Ya HUUUUUU

Biismi ALLAH.

Hayatı - Silsilesi - Ailesi

Sultan Divani Mehmet Çelebi, Mevlana’nın yedinci nesilden torunudur. Mevlevi tarikatının önemli simasıdır. Türkçe şiirlerinin hemen hemen hepsinde Sema’i, sadece bir ikisinde “Divane” mahlası kullanmıştır. Sultan Sema’i, Sultan Divani, Divani ve Divane lakaplarıyla da tanınır ve anılır. Çelebi’ye uzun zaman sema etmesinden dolayı arkadaşları tarafından da Sema’i denmiştir.

Babası, Karahisar Mevlevi büyüklerinden Aba Puş Bali Çelebi’dir. Şıkki sani adı ile anılan bir silsilede Mevlana’ya şu şekilde ulaşır: “Şıkk-i sani: Mehmet Çelebi bin Hızır Şah Çelebi, bin Divane Mehmet Çelebi bin Bali Çelebi bin Ahmet Paşa bin Mehmet Paşa bin Hızır Paşa bin Mutahhara Hatun binti Sultan Veled bin Hazreti Mevlana kuddis sırrahum.” Mehmet Çelebi, babasi Hızır Şah Çelebi, babası Divane Mehmet Çelebi, babası Bali Çelebi, babası Ahmet Paşa, babası Mehmet Paşa, babası Hızır Paşa, annesi Mutahhara Hatun, babası Sultan Veled babası Mevlana’dır. Mutahhara Hatun’un Germiyanoğullarına gelin gitmesinden dolayı Mehmet Çelebi baba tarafından Germiyanoğullarına, diğer taraftan da Hz. Mevlana’ya ulaşır.

Babası Aba Puş Bali

Ahmet Paşanın oğlu olan Aba Puş Bali Çelebi’nin doğum yılı Sahih Ahmet Dede’nin tezkiresi hariç diğer tezkirelerde açık bir şekilde belirtilmemiştir. Sahih Ahmed Dede, H. 751 / M. 1350 yılında doğduğunu nakil etmektedir. Ancak Dede’nin verdiği tarihte yanlışlık olduğu kanısındayız. Bu sebepten Esrar De­de’nin belirttiği vefat yılından yola çıkarak, H. 769 / M. 1367-68 yılında doğmuş olabileceğini söyleyebiliriz. Paşa olan babasi sayesinde iyi bir eğitim görür. Dede’nin nakline gore, kendisi 10, küçük kardeşi’ Emir Adil Çelebi 5 yaşında iken babalarını kaybederler. Yetimleri, büyük babasının babasi Çelebi Hızır Paşa Germiyani hamilik yaparak uhdesine alır. Sahih Dede’nin verdiği bilgilerden H. 761 / M. 1360 yılında Çe­lebi Hızır Paşa’nın 84 yaşında, kardeşi İlyas Paşa’nın da sağ olduğu anlaşılmaktadır. Belirtilen yılda Hızır Paşa ve İlyas Paşa, Hızır aleyhisselam makamı olarak anılan dağdaki bacasiz, penceresiz odaya (Dede İni) Hızır ve İlyas gelerek dört dost, sohbetleri sonunda Yakup Çelebi’nin Ger­miyan idaresinde kalacağını haber verirler. Aynı zamanda Hızır Paşa, Aba Puş Bali Çelebiyi; İlyas Paşa da Çelebi Ergun Efendiyi Mevlevilik yolunu seçtirirler. Kendileri de dünya saltanatını terk eylerler.Kanaatimize göre Aba Puş Bali Çelebi, Afyonkarahisar Mevlevihanesi’ne dedesi Hızır Paşa’nın vefat tarihi olan H. 773 / M. 137l yılından sonraki bir tarihte şeyh oldu. Sefine’de bildirildiğine göre, Bali Çelebi, Germiyan oğullarından ilk olarak mevleviliğe intisab edip, saltanat elbisesi yerine tarikat abası ve külahi giymesinden dolayı babası tarafından “ Aba Puş ”, lakabı verilmiştir ve bununla meşhur olmuştur.

Aba Puş Çelebi, Dede (Hızır) İni’ni çilehane olarak kullanmış, hayatının büyük bir kısmını burada uzlete çekilerek geçirmiştir. Mevlevihane’nin postnişini olduktan sonra devletin ileri gelenleri, alimlerin pek çoğu, talebeleri ve eşraftan bazıları onun sohbetlerini takip etmişlerdir.

Bali Celebi, vefatından bir yıl önce oğlu Sultan Divani’yi Karahisar Mevlevihanesi’nin şeyhliğine görevlendirerek kendisi uzlete çekilmiş; vefatına üç gün kala saadethanelerine gelmiş ve H. 890/M.1485 yılında (120 yaşın sonlarında) vefat etmiştir. Kabri, Afyon Mevlevihanesi içerisinde bulunan türbede olup, Esrar Dede’ye göre büyük ceddinin yakınlarında, amcasının (İlyas Şah olsa gerektir) yanındadır”. Şiirlerini Farsça yazan Aba Puş Çelebi, “ Bali ” mahlasını kullanmıştır. Şu kıtalar ona aittir:


Bu hırkamız hayal şebistanının benzersiz eşyasıdır.
Görüş ehlinden onun mahremi bir hal sahibidir
Gönül gözünün ve irade mumunun aydınlığı olmadan, Gömleğinin seçilmesi muhal bir iştir.
Kalbimizde Hak önce arzu hayalini yeşertir. Sonra faziletle arzuyu ulaştırıp yüz suyu verir. Gerçek de istek de bağış da hep ondandır.
Bizim parlak aynamızda ancak onun yüzü vardır.
Bizim sema etmemiz vecdin ve halin safasıdır.
Eğer inkarcı ona vebal derse ne gam
Huzur ondan kanat bulurdu Onun can kuşuna, sanki kanattır.
Yalın kılıcın, vurmaktan korkusu yoktur Karşıdakine kutlu olsun ölüm
Çünkü kötülüğü inkar eden kimse ayakbağından kurtulur.
İşte kendisinin canlılık dolu kanatları rüzgarın üstündedir. (önündedir)


Bu beyitler Ayin-i Şerifin ikinci selamında okunmak üzere Osman Dede Efendi tarafından bestelenmiştir

Afyon mevlevihanesi içerisinde bulunan Aba Puşi Bali’nin Sandukası üzerindeki örtünün ön yüzünde

‘Fa’lem ennehu La ilahe illallah Muhammedu’r-Rasulullah*’
‘İyi biliniz ki Allah ‘tan başka ilah yoktur (Muhammed 47/19)
Hz. Muhammed (S.A.S) Allah’ın peygamberidir” (Fetih 48/29)
“Ela inne evliya Allahula havfün ‘aleyhim velahüm yahzenun”
“Allah’ın veli kulları için korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.”
Destur Ya Hazret-i Sultan Divan-i
Baver bekün ki ber serem ayed eger Mesih
Derdi ki yadigar-ı tu darem deva küned.
‘Mesih bile baş ucumu gelse senden amağanı olan derdime deva eder sanma’ Sene 1310 (M 1894)

Mevlevihanede Aba Puş-i Bali Çelebi’nin sandukasi üzerinde olan örtünün ön yüzü
“ De ki Ey nefislerinin aleyhinde haddi aşan Allah’ın Kulları! Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder. Zira o Gaffur’dur, Rahim’dir ” (Zumer 39/53)

“ Dü cihanda eger altun ola dirsen namın
Sikkesi altına gir Hazret-i Mevlana’nın
Ey dil istersen eğer kamil ola noksanın,
Sikkesi altına gir Hazret-i Mevlana’nın ”

Doğum Yeri ve Tarihi

Mehmet Çelebi’nin doğum tarihi hususunda ihtilaflar bulunmaktadır. Sahih Ahmet Dede, H. 844/ M. 1440-41 yılında doğduğunu, bu arada babası Aba Puş Bali Çelebi’nin 93 yaşında olduğunu nakil etmektedir. Yine Sahih Ahmet Dede malum eserinde, Mehmet Çelebi’nin H. 908 / M. ‘de 64 yaşında, H. 911 / M. Yılında 66 yaşında olduğunu söyler ki bir iki yıl fark ile bu bilgiler de doğum tarihi ile ilgili verilen yılı teyit etmektedir. Muhittin Celal Duru da Divani’nin doğum tarihi hususunda aynı yılı kabul eder. Ancak incelediğimiz diğer kaynaklarda Mehmet Çelebi’nin doğum tarihi ile ilgili bilgi tespit edilememiştir. Bununla birlikte başka konularla ilgili verilen bilgilerden hareketle Divani’nin doğum tarihi ile ilgili ipucu bilgileri değerlendirmeğe çalıştık.

Şahidi’nin nakline göre Fenayi Dede (61. H.925 / M.) Mehmet Çelebi doğunca onu kucaklamış, ayaklarını öpmüş, cezbelenerek sema’ya başlamış, bir müddet sonra: “ Bu temiz sulalenin ismi Hüdavendigar Muhammettir, Bakınız bu yavruya, ne kadar asil, şerefli, mecid ” diyerek adını Muhammed (Mehmet) koymuştur.

Gölpınarlı da aynı konuda Fenayi Dede’nin, sema ettikten sonra Mevlana’nın bir gazelinin şu matla beytini okuduğunu belirtmektedir:

Yar der ahir zaman kerd-i tarb-ı sazii
Batın o cedd-i hadd-i zahir ü bazii

“ Sevgili son zamanda zevke, neş’eye, çalgıya düştü. İçi çalışıp çabalamanın ta kendisi, dış görünüşü ise oyunbozanlık adeta ” (Divan-i Kebir, Gazel No: 3013)”

Sahih Ahmet Dede, Vakıf Koyu imamı, Mevlevi Mesnevihan Dede Fenayi Efendi, Mehmet Çelebi’nin doğduğunu haber alınca Karahisar-ı Sahib’e geldiğini, üç aylık masumu severek tekrar köyüne döndüğünü belirtmektedir”

Çocukluk Yılları ve Eğitimi

Mehmet Çelebi, Sefine’nin nakline göre Çeltenan¨ (kırklar) adı verilen okul arkadaşlarıyla birlikte mektebe başlamış. Gençlik çağında arkadaşlarıyla birlikte Mevlevi hırkasi ve külahı giymiş ve Mevlevi terbiyesi ile büyümüştür. Çoğu zaman babasının halvethanesi olan Dede İni magarasında halvet olmuştur. Mevlevi büyüklerinden Fenayi Dede Mehmet Çelebi’nin eğitimiyle özel olarak ilgilenmiş, Çelebi henüz beş yaşında iken, ona Kur’an-ı Kerim okutmaya başlamıştır.

Sahih Ahmed Dede’nin bildirdiğine göre, H. 857 / M. 1453 yılının, Ocak ayı başlarında, (İstanbul’un fetih yılı), Karahisar’ı kara bulutlar sarmış. Bu tarihte Aba Puş-i Bali 106, oğlu Sultan Divani ise 13 yaşlarındaymış. Şehirde başlayan veba salgınında Mehmet Çelebi, yakınlarını, bir günde iki kardeşini kaybeder’. Kardeşlerin isimlerinin Mehmet Kebir ve Mehmet İlhami olduğu sanılmaktadır. Bu veba salgını sırasında hastalanan Mehmet Çelebi komaya girmiş, onu öldü diye babasi Şeyh Aba Puşi Bali’ye haber salmişlar. Mehmet Çelebi’nin techiz ve tekfini için Şeyhten emir beklenmekte iken gelen haberciye: ‘Sultan Divani Hazretleri vefat eyledi mi diye sorulduğunda:

“ O ölümsüz dirinin öldüğünü kim söyledi
Umut güneşinin öldüğünü kim söyledi ”
dizeleriyle onun ölmediğini beyan etmişlerdir. Bali Çelebi daha sonra oğlunun yanına gelerek:

“ Aşk ile yar ol ki var olasın
Hızr-veş zinde vü pay-dar olasın ”

demiş, Mehmet Çelebi de ayağa kalkıvermiş. Bu olaydan sonra Aba Puş-i, oğlu Mehmed’i dergahta kırk gün halvete vermiştir.

Sultan Divani’nin çocukken öldü sanılması ile ilgili olarak benzerlik taşıyan bir diğer menkibe Hacı Bektaş-i Veli’nin “Vilayetnamesi” inde geçmektedir.

Pir Ebi Sultan, Hünkarın emri ile Konya’ya yerleşen bir derviştir. Burada bir tekke kurmuş, bir çok mürid ve muhip yetiştirmiştir. Ancak, “bir zaman oldu, Konya’da taun salgını oldu. Pir Ebi Sultan’in iki oğlu da taundan öldü. Derken üçüncüsü de tutuldu, birkaç gün yattı. Sonunda o da can verdi. Teneşire koyup yıkarlarken Pir Ebi, eve girdi, bakti ki, hatunu pek acılanmada, çok ağlamada. Hemen dışarıya çıktı, oğlunun yanına gitti, yüzünü göğe çevirdi, İlahi dedi, ikisini aldın, birini bize bağışla. Besmele çekti, oğlunun eline yapıştı, kalk oğul dedi, Tanrının emriyle, Tanrının izniyle oğlancık dirildi, ayak üstüne kalktı. Pir Ebi aldı, kadınına götürdü. Biz dedi, sabrettik amma senin sabrın olmadığından Tanrıya yalvarıp niyaz ettik, lütfetti, kerem etti, niyazımızı kabul etti, oğlancığına hayat verdi, bağışladı bize.

Çocukları

Vacit Çelebi’de bulunan şecerede Sultan Divani’nin üç çocuğu olduğu anlaşılmaktadır. Bunlar, Hızır Şah Çelebi, Şeyh Küçük Mehmet Efendi ve Veled Çelebilerdir. Sahih Ahmet Dede’nin nakline göre ise Veled Çele­bi Sultan Divani’nin değil oğlu Çelebi Hızır Şah’ın küçük oğludur. H. 957/M.1550 yılında doğmuştur. Çelebi Küçük Mehmet Efendi ise, Çe­lebi Hızır Şah oğlu Çelebi Şah Mehmet Efendi’nin oğludur. H. 992/M.1584 yılında doğmuştur.. Nezihe Araz ve bazı araştırmacılar, Divani’nin Destina hatun isminde bir de kızı olduğunu nakil etmektedirler. Mevlevi kaynaklarında Mehmet Çelebi’nin çocukları, Hızır Şah hariç diğerleri kesin bir ifade ile belirtilmemiştir. İsimler torunları ile karıştırılmıştır.

Talebeleri ve Dostları

Yapılan rivayetlere göre Mehmet Çelebi’nin kırk Mevlevi, kırk Bektaşi müridi bulunmaktadır. Bunların büyük bir kısmı cefakar arkadaş ve dostlarıdır. Divani’nin bu arkadaş gurubu içerisinde bir tek sırdaşı vardir. O da İbrahim Şahidi’dir. Öyle ki aralarında Mevlânâ ile Şems-i Tebrizi’de görülen aşk-ı muhabbetullahın sanki bir benzeri tezahür etmiştir. Bu rind Mevlevi ve Bektaşi gurubu uzun süren seyahatlerde bulunmuşlar, daha öncede belirtildiği gibi Mevleviliği yaymışlardır. Çelebi’nin tespit ettiğimiz talebeleri, dostları şu kimselerdir:

Ali Rûmi Dede: Ali Rûmi Dede, Sultan Divani’nin müritlerindendir. Onunla birlikte İran seyahatinde bulunmuş, bu seyahat sırasında Mevlevi ve Bektaşi dervişlerinden ibaret kafilenin Mehmet Sadık Dede ile birlikte bayraktarlık görevinde bulunmuştur. Kabri, Karacaviran köyü yolu üzerindedir. Sandıklı’da görevlenen Ali Rûmi Dede’nin burada bir zaviye açtığı anlaşılmaktadır. XVI. yy. kayıtlarında sandıklı Başkunduklu köyünde olan Ali er-Rumi zaviyesi, XIX. yy.da, Sandıklı şehir merkezinde tekke olarak anılmaktadır.

Divane Musa: Divane Mehmet Çelebi’nin müritlerindendir. Çelebiyle birlikte seyahatlerde bulunmuştur. Şahidi, naklettiği bir kısım menkibeleri Pir Iskender ve Divane Musa’dan duyduğunu beyan etmektedir.

Fakri Dede: Esrar Dede’nin anlattığına göre, asıl ismi Ahmet olan Fakri Dede Kilislidir. Sultan Divani’nin halifelerinden birisinin oğludur. Halep Mevlevihanesi yapılınca şeyh olarak tayin edilmiş, orada 950/M.1543 yılında ölmüştür.

Fani Dede: Esrar Dede’nin nakline göre Fani Dede, Karahisarli Şemsi Paşa’nın oğludur. Doğum yılı bilinmemektedir. İlk terbiye ve eğitimini babasından almıştır. Karahisar’da Paşa Çelebi ile Çelebi 4. Pir Emir Adil Küçüğün terbiyesinde yetişmiş, daha sonra Lazkiye (Denizli) Mevlevihanesi Şeyhi olmuştur. Divane Mehmed Çelebi aşıklarından ve menkıbelerini anlatanlardan olup, küçük yaştan itibaren şiir söyleyen, lugazda mahir olan biridir. 33 yıl Lazkiye Mevlevihanesinde hilafette kaldıktan sonar H 898/ M 1493 yılında hakka yürümüştür.

Fedayi Dede: Fedayi Dede’nin asıl adı Mehmet olup Mehmet Sofu diye anılır. Memleketi Burdur’dur. Sultan Divani’nin sohbetlerinde bulunmuş, ona intisab etmiştir. Şiirlerinde Fedayi mahlasını kullanmış, olup bu mahlası Sultan Divani vermiştir. Sultan Divani, Burdur’a gittiği zaman bu şahsın evinde misafir olmuştur. Fedayi Dede, Burdur’da bir mevlevihane yaptırmış ve buranın ilk şeyhi olmuştur. Mevlevihane, Sakıp Dede’nin nakline göre, Şeytan Kulu ile yapılan savaşta yanmıştır. Fedayi Dede uzun süre seyahatte bulunmuş, Bağdat’ta Fuzuli ve bazı şairlerle tanışmış, H. 985/M.1577 yilmda seksen beş yaşında iken ölmüş, Burdur Mevlevihanesi’ne gömülmüştür. Fedayi’nin şiirlerinin çoğu Fuzuli’ye naziredir.

Fenayi Dede: Divani Mehmed Çelebi’ye hocalık yapan Fenayi hakkında yeterli bilgi bulunamamaktadır. Şahidi Gülşen-i Esrar’ında, kendisinin Mevleviliğe bağlanmasında vesile olan Denizli vakıf köyünden imam Fenayi den bahsetmektedir. Fani dede tarafından yetiştirildiği ve Fani dede’den sonra Denizli mevlevihanesinde 27 yıl şeyhlik yaptığı belirtilmektedir. Divani çocukken Fenayi dede’nin terbiyesiyle büyümüştür.

Furuni Dede: Sultan Divani’nin ateşbazı olan Furuni dede, XVI yy. da yaşamıştır. Şeyhi Mehmed Çelebi ile seyahatlerde bulunmuştur. Sefine’de anlatıldığına göre, Mehmet Çelebi kırk Mevlevi dervişi ve kırk Bektaşi abdalıyla Divan-i Kebir’i almak için İran’a giderken çölde açlık tehlikesi baş göstermiş. Bu arada Mehmet Çelebi Furuni Dedeye: “Ey Derviş Tennur vey Dede-i Furun dervişan ra ez ceyb-i gayb man bahş gen ” (Ey Derviş Tennur, ey Furun Dede, dervişlere gizli cebinden bahşet) demiş; o da cebinden bütün dervişlere yetecek kadar sıcak ekmek çıkararak ikramda bulunmuştur. Furuni Dede ile ilgili sıcak ekmek ikram etme kerameti Hacı Bektaş dergahında vuku bulmuştur. Hatta dervişler “Furûnmu oldun be mübarek” diye atife eylemişler. Mehmet Çelebi’nin vefat yılında göçtüğü sanılan Furuni Dede Afyonkarahisar Mevlevihanesi’nde metfundur.

Kanber: Hayatı hakkında geniş bir bilgi tespit edilemeyen Kanber’den İbrahim Şahidi Dede Gülşen-i Esrar’da bahis ederek Mehmet Çelebi’nin müridi olduğunu haber vermektedir. Çelebi Mevlana Dergahına yaptığı ziyaret sırasında hamamın külhanına girince müritleri onun yanarak helak olacağını sanırlar. Bu arada hamam sorumlusu azat edilmiş, siyahi köle müritlere “Sultan kendini ateşe attı. Siz niçin atmıyorsunuz?” demiş. Bu arada Divane Mehmet Çelebi külhandan elinde taze çiçeklerle çıkmış, siyahi hamam görevlisine Kanber adını vererek müritleri arasına katmıştır.

Mahremi Dede: Sultan Divani’ye hizmet edenlerden birisi olan Mahremi Dede Hicaz, Mısır ve Arabistan’ı dolaşmış, Konya’da H.950/M.1543 sonlarında vefat etmiştir. Kaynaklarda güzel gazelleri, terci-i bendleri ile mükemmel müseddesleri olduğu nakledilir”.

Melami Dede: Sultan Divani’nin eğitiminde yetişmiştir. Aşk ve fena yolunda melameti dervişliği tercih etmiş, kimseye aldırış etmemiş, doğruluk ve safa yolunu seçmiştir. Şiirlerinde Melami mahlasını kullanmıştır. H. 960/M.1553.yılında olmuştur.

Derviş Nigahi: Aslen Aydınlıdır. İstanbul’da katiplik mesleğinde bulunurken, burada Sultan Divani ile görüştükten sonra bu mesleği terk etmiş ve Divani’nin müridi olmuştur. Çâr-darp ile Melamiliği tercih etmiştir. H. 940/M. 1533-34 yılı sonlarında vefat etmiştir. Melamiliği ve Çâr -darp oluşunu şu beytiyle işaret buyurur:”

Hattun tıraş iderse ‘ayb itmenuz Nigahi
Ehl-i kalemse n ‘ola divane ra kalem nist

Pir İskender: Pir İskender, Divane Mehmet Çelebi’nin müritlerindendir. Şahidi, naklettiği bir kısım menkıbeleri Pir İskender ile Diva­ne Musa’dan duymuştur.

Sadık Dede: Sadık Dede de kılıç sahibi mevlevilerden ve Sultan Divani’nin müritlerindendir. Asıl ismi Mehmet’tir. Onunla birlikte se­yahatlerde bulunmuş, bu seyahatlerde Mevlevi grubun alemdarlığını yapmış, H. 936/M. 1530 yılında vefat eylemiştir.

Sâdıki Dede: Sâdıki Dede’nin asıl ismi bilinmemektedir. Şiirlerinde “Sâdıki” mahlasını kullanmıştır. Sultan Divani’nin müritlerinden­dir. Onunla birlikte İran, Irak; Horasan ve Meşhed’e seyahat etmiş, Meşhed’de İmam Musa Rıza’yı ziyaretleri sırasında birlikte gazel söylemişlerdir.

Safayi Dede: Safayi Dede’nin asıl ismi bilinmemektedir. Memleketi Sinop’tur. İstanbul’da bir müddet eğitim gördükten sonra İskender Paşa’ya intisab etmiştir. Gemicilik ve harita bilgisinin çokluğundan zamanında bütün gemi reislerine Şeyh olmuştur. Esrar’ Dede’nin nakline göre, Sultan Divani’nin İstanbul seyahati sırasında İskender Paşa ile birlikte onun müridi olmuştur. Bu arada İskender Paşa’nın vakfettiği bahçeye Mevlevihane yapılmıştır. Safayi Dede, Divani tarafından mevlevihanenin şeyhliğine tayin edilmiş, uzun süre şiir ve mevlevilik yolunda bulunduktan sonra H. 940/M. 1533-34 yılında 110 yaşında iken hakka yürümüştür. Türkçe ve Farsca şiirleri vardır.

Safi Ahmed Dede: Safi Ahmed Dede de Divani’nin müritlerindendir. Sultan Divani tarafından açılan Mısır-Kahire Mevlevihanesi şeyhliğinde bulunmuş, H. 936/M.1530 yılında vefat eylemiştir. Şiirlerini Türkçe ve Farsca yazmıştır.

Derviş Safi-Mirza: Afyonkarahisar Mevlevihanesi’nde Safi Mirza’ya atfedilen küçük sandukalı bir mezar bulunmaktadır. Sefine’ nin nakline göre Şah İsmail Safavi’i Erdebil’in oğlu olan Derviş Sail, Divan’I almak için İran’a giden Sultan Divani’nin kerametini görünce hayran olmuş rivayete göre mevleviler arasına karışarak Anadolu’ya geçmiş, Sultan Divani’nin kûçeği olmuş, H. 936/M.1530 yılında da genç yaşta iken ölmüştür. Şiirlerinin dervişane olduğu söylenir.

Derviş Samti: Memleketi Konya’dır. Mevlevi çocuğu olmasıyla bilinir. Konya Mevlana dergahında Şûri ve günahi Dedelerin hizmetinde yetişmiştir. Şam dergahı Şeyhi İlmi Dede ile birlikte Dımışk’a gitmiş, şeyh Ahmedu’l-Kariyyü’l-Vefayi ve Sultan Divani gibi büyükleri tanıyarak, himmetlerine nail olmuştur. Az konuştuğu için, ayrıca şiirlerinde aynı mahlası kullandığı için “Samti” denilmiştir. Doksanı geçkin yaşta H.1040/M.1630-31 yılında Hakk’a yürümüştür. Gazel, terci’-i bend, muhammes, müseddesleri olduğu nakil olunmaktadır.

Şahidi Dede: Asıl adı İbrahim olup Muğlalıdır. Babasi Salih Hudai’dir. Şahidi, kendi eserlerinde doğumu hakkında her hangi bir bilgi vermemektedir. Kaynakların çoğu onun doğum tarihini H. 875/M. 1470 olarak vermişlerdir. Sahih Ahmed Dede’de onun doğum yılı H. 872/ M. 1467¨, bazı tuhfe şerhlerinde H. 877, 911/ M. 1472, 1505 olarak görülse de bunların yanlış olduğu düşünülmektedir. Şahidi, ilk bilgileri babasından almıştır. Sahih Ahmed Dedeye göre, H. 882/ M.1477 yılında on yaşında iken babası taundan ölmüştür. Şahidi Farsça öğrenmiş, 18 yaşında İstanbul Fatih Medresesi’ne başlamış, daha sonra Bursa Han Medresesi’ne gitmiş, burada okurken eğitimini yanda keserek derviş olmayı arzu eylemiş. Annesinin izni ile Muğla’da önce Şeyh Hayruddin Vefayiye bağlanmış, Şeyh Bedreddin’den tefsir okumuş. Ancak, Mevlevi olmak isteyen Şahidi, Sahih De­de’nin belirtmesine göre H. 897/ M. 1491 yılında, annesinden izin alarak, Baba Acem ile birlikte Bursa’ya gitmiş. Oradan Lazkiye’ye geçmiştir. Lazkiye’de Sultan Bayezit II. Han’ın oğlu Sultan Alemşah, Karahisarlı Emir Adil Çelebi’nin oğlu Paşa Çelebi 71 yaşında külah giymiş, ve Lazkiye’de Mevlevi tekkesinde şeyh Ahmet Fani ve kûceği Derviş, Şeydayi ve Mesnevîdan Vakıf köyü imamı Dede Fenayi, Şahidi ibrahim hırka, kü­lah, ‘arakiyye giyerek mevlevî dervişi olmuş, aynı zamanda Şahidi burada tekkenişin olarak kalmıştır.

Şahidi, Lazkiye Mevlevihanesi’nde iki yıl kaldıktan sonra H. 902/M.1496 yılında, Sultan Divani Mehmet Çelebi’nin keşf ve kerametlerini işitip, onu görme arzusuna düşmüştür. Halvette olduğu bir sırada Piri Mehmet Çelebi her gece onunla birlikte oluyor, diz üstü çöküp ihlasla meşgul iken o güzeller padişahi o anda ortaya çıkarak lütuf ve ihsanlarda bulunuyordu. Şahidi, Lazkiye’den Karahisar-i Sahib’e onu görmeğe gelmiş. Ancak o sene Sultan Divani hacca gitmişti. Bu sebeple Şahidi Muğla’ya geri dönmüş, ancak Çelebi ile daha sonra, Kütahya’da görüşmüştür .

Gülşen-i Esrar’da anlattığına göre, Şahidi, “köy köy dolaşmaktadır. Kozluk ‘ta bir Cuma günü abdest alırken, garip bir hale düşer, kendinden geçer. Orada bulunan bir meczup kendisine ‘Abdest alırken göğe bakmadın mı ? Bütün melekler başının üstündeydi” der. Bu söz Şahidi’yi çok etkiler. Cuma namazından sonra, minbere çıkıp vaaza başlar. Vaazı bitirip kürsüden inerken, herkes elini öpmeye koşar. Bu arada, dinleyiciler arasında bulunan bir Mevlevi şeyhi, ‘sende bu kadar bilgi varken, neden başında mevlevi külahı yok?’ der. Şahidi de pir bulsam, derhal Mevlevi külahi giyerim’ cevabını verir.” Şahidi böylece Fe­nayi Dede ile tanışmış, birlikte Lazkiye (Denizli)’ye giderek, Mevlevi §eyhi Fani Dedeye bağlanmıştır. Daha sonra Mevlana neslinden Paşa Çelebi ile görüşerek ona bağlanmış, oğlu Emir Adil’e 400 dirhem karşılığında Afyonkarahisar’da hocalık yapmış, Cuma günleri de vaazda bulunmuştur. Şahidi, Mehmet Çelebi ile tanışmadan önce, intisap ettiği Paşa Çelebi’nin meclisi ile katıldığı diğer meclislerde onun adını duymuş, menkibelerini dinlemiştir. Onunla görüşmeden önce “O Allah arslanı beni avladı, onun cezbesinden ne sabrım kaldı ne kararım” sözleriyle ona olan bağlılığını ifade etmektedir. Karahisar’dan Muğla’ya dönen Şahidi, kişi annesinin yanında geçirmiş, rüyalarında Mehmet Çelebiyi görür olmuştur. Bu rüyaların birisinde çok net olarak Çelebi, Şahidi’ye “Sen Allah’ı halvet kasesinde mi sanıyorsun? Kalk rüsva, bednam ve harabati ol’ diyerek insanlara karşı rezil, rüsva, kötü gözükmesini istemiştir. Esrar Dede’nin nakline göre Şahidi, H. 900 / M.1494 yılında 25 yaşındayken Kütahya’da Paşa Çelebi’nin evinde Mehmet Semai Çelebi ile görüşmüş, ona candan bağlı oluşunu da şiirlerinde dile getirmiştir.

Şahidi, Sefine’nin nakline göre Şeyhi Divani Mehmet Çelebi’nin vefatından sonra, onun kabrini ziyaret etmek üzere her yıl Karahisar’a gelmiştir. H. 957 / M. 1550 yılında da oğlu Şuhudi ile birlikte Afyonkarahisar Mevlevihanesi’ne gelmiş, kırkıncı gün onu göndermiş, 120. günü 82 yaşında iken burada vefat etmiştir. Afyonkarahisar Mevlevihanesi’nde türbe bölümünde şeyhinin yan tarafına defin olmuştur. Ancak, Muğla’da da Şahidi’ye atfedilen bir mezar bulunmaktadir. Bursalı Mehmet Tahir, Muğla’da vefat ederek seccadenişin bulunduğu dergaha defin edildiğini belirtmektedir.

Şahidi’nin Türkçe Divan, Farsca Divan, Gülşen-i Vahdet, Gülşen-i Tevhid, Gülşen-i Esrar, Gülşen-i İrfan, Tuhfe-i Şahidi, Gülistan Şerhi, Müşahedat-i Şahidiyye, Sohbetname, Mevlid adlı eserleri bulunmaktadır. Ayrıca Tıraşname ve Işk-name adlı eserler ona atfedilirse de henüz kesinlik kazanmamıştır. Bu eserler içerisinde Gülşen-i Esrar ile Müşahedat-i Şahidiyye, adlı eserlerde Karahisar Mevlevihanesi ile Mevleviler hakkında bir takım bilgileri içermesi yönünden önem arz etmektedir. Gülşen-i Esrar’ın sonundaki beyitlerden Sultan Divani Mehmet Çelebi’nin Şahidi’den bir eser yazarak kendisiyle ilgili bilgileri nakil etmesini istediği anlaşılmaktadır. Bunu “ O şah remiz yoluyla kendilerinden gördüklerimi nazm etmemi istemişti ” ifadesiyle belirtmektedir. Şahidi, Gülşen-i Esrar adlı eserini H. 951 / M. 1544 yılında yazdığına göre, eserde yer alan hatıratlar olaylardan çok sonra kaleme alınmıştır. Eserden Mustafa Sakıp Dede bahis etmektedir. Dede’nin bildirdiğine göre, Şahidi eserinde, mürşidi Mehmet Çelebi ile Mevlana’dan aldığı feyiz ve lütuftan anlatmaktadır.

Şem’i Celebi: Üsküp civarındaki Prizren kasabasındandır. Çelebi, Prizren’den Edirne’ye, buradan da İstanbul’a gelmiştir. Şeyh İbn-i Vefa dervişlerinden mevlevi bir şairdir. Vefat tarihi, Sicilli-i Osmani’de H. 931 / M. 1525, Riyazi ve Esrar Dede Tezkirelerinde H. 936 / M. 1530 olarak gösterilmektedir. Esrar Dede, Sultan Divani’nin vefat yılı olan H. 936'da pek çok sevenleri ve müridlerinin göçtüğünü belirterek, Şem’i'nin de Divani’nin müridi olabileceğini belirtmektedir.

Derviş Şeyda: Derviş Şeyda’nın asıl adı Mehmet’tir. Sultan Divani’nin halifelerindendir. Karahisar’da doğmuş, Lazkiye’de Mevlevi Şeyh Ahmet Fani ve Mesnevihan Fenayi Dede’nin hizmetinde bulunmuştur. Lazkiye’de Mevlevi tekkesinde Dede Fenayi ve İbrahim Şahidi birlikte hırka, külah, ‘arakiyye giyerek mevlevi dervişi olmuştur. Divani ile birlikte Meşhed’e kadar gitmiştir. Türkçe şiirlerinde Şeydayi, Farsca siirlerinde Şeyda mahlasını kullanmış; şiirleri İran’da da tanınmıştır. Şeydayi H. 936 / M. 1530 yılında hakka yürümüştür.

Derviş Vasık: Sultan Divani’nin müridlerinden olan Derviş Vasık asıl ismi bilinmemektedir. Şiirlerinde “Vasık” mahlasını kullanmıştır. Esrar Dede’nin bildirdiğine göre Şeyhi Sultan Divani’nin öldüğü yıl olan H. 936 / M. 1530'da vefat etmişlerdir. Bir gazelinden divanı olduğu anlaşılmaktadır.

Vefayi Dede: Halep’te metfun olan Şeyh Ebu Bekrü’l-Vefayi, Sultan Divani ile tanıştıktan sonra ona tabi olanlardan birisidir. H. 991 / M. 1583 yılında vefat etmiştir. Nabi, bir kasidesinde Şeyh Ebu Bekr’den övgü ile bahsetmektedir. Nakil olunur ki, Mehmet Çelebi Horasan dönüşünde Haleb’e uğrayarak Ebu’l-Vefa’yı ziyaret etmiştir. Ebu’l-Vefa onun gelişini, uğur sayarak sikke giymek istediğini söylemiş, bunun üzerine Sultan Divani gece giydiği kısa sikkesini başından çıkarıp Şeyhe giydirmiş. Divani’nin Vefayi’ye hediye ettiği bu serpuşa Külah-ı Vefaî denilmektedir.

Veliyuddin Dede: Veliyuddin Dede; Sultan Divani’nin müritlerinden biridir. Cezayir Mevlevihanesi Şeyhliği ile görevlenmiştir.

Yarenler: Afyonkarahisar’da mezarları bulunan Mevlânâ neslinden Devrane Sultan lakabıyla anılan Devrani Çelebi, Yarenler Sultan, Ayak Tekke Camii bodrumunda bulunan Molla Bahşi, Molla Yahşi; Hacı Yahya Camii bodrumunda bulunan Hacı Yahya Dede ile Hacı Feyzullah; Dedeli Han denilen yerde, halen binalar içerisinde bulunan iki yaren mezarı olduğu söylenilen kişiler, Ulu Cami karşısında türbesi olan Mehmet Efendi ve arkadaşı, Sandıklı yolunda olan Ali Rumi mezarı karşısında metfun Kudüm Babanın yaren oldukları nakil olunmaktadır”. Yaren lakaplı kişiler, Divani Çelebi’nin biri Mevlevi, diğeri Bektaşi olan müritleridir.

Terekesi

Mehmet Çelebi, nam-ı değer Sultan Divani’nin vefatından sonra ne kadar malı mülkü kalmıştır? Bu husus tam olarak tespit edilememiştir. O zamandan kalma olduğu söylenilen bir kazan, terlik vs. Mevlevihanede bulunmaktadır. Bununla birlikte Sultan Divani’nin türbesinde başucunda asılı bulunan kılıç ve gürzün önce çalındığı, sonradan İstanbul’da İslam ve Türk Sanat Eserleri Müzesi’ne gönderildiğini söylemektedir. Kılıcın kabzasına “Nâdî-i Ali” (Ali’nin Sesi) adı verilen bir dörtlük nakşedilmiştir. Kılıca “Ebu’l-Seyf’(Kılıç oğlu) denilmiştir. Gölpınarlı, kılıca sonradan ceşitli kerametler atfedildiğini belirtmekteyse de bunların neler olduğunu açıklamamıştır.

Seyahatleri

Mehmet Sema’i, Mevlevihane’de oturmaktan ziyade gezip dolaşarak Mevleviliği yaymayı, insanları irşat etmeyi, gönlünde ki ilahi aşk çoşkusunu,insanlara saçmayı , yeni yeni Mevlevihaneler yahut zaviyeler açmayı tercih eden, hareketi seven bir derviştir. Köylerde dahi onu seven müritleri vardı. Şahidi, yazdığı Gülşen-i Esrar’da, Şeyhi, Paşa Çelebi, meclis sohbetinde Mehmet Çelebi’yi yad ettiklerini, onun kerametlerinden bahsettiklerini , sohbetlerine de mihenk yaptıklarını anlatır.

Mehmet Çelebi ile Şahidi arasında Allah aşkı ile yanan büyük bir sevgi ve aşk vardır. Seyahatlerinde Şahidi hep onun arkasında yalın ayak olarak dolaşmış; bundan büyük bir haz duyarak, hiçbir zaman şikayette bulunmamıştır. Gülşen-i Esrar’ında bu hususa şöyle değinmektedir: -’ben de onun yolunda traş oldum. Bir abdalı da bendim. Yokluk denizine daldım, onu rüsva bir aşık gördüm, ben de rüsva oldum, ben de ona uydum. Daima onunla yalınayak koşardım. Yolda, özengilerine pabuç asılmış bir at verir, binmemi emrederdi. Binsem bile biraz sonra iner, ayaklanmdan pabuçları çıkanrdım. O, benim atıımı bir abdala verir, sakın kimse binmesin der, yedekte çektirirdi. Bir an bile bensiz olamazdı. Lütfeder de, Şahidi derdi, neden bana böyle cefalar ediyorsun, neden yaya yürüyorsun, neden ayakların yalın? Gönlüm inciniyor, acıyorum sana. Bense, ey şah-ı vilayet derdim, ayaklarımla, senin bastığın yollara basamam ben. Bunu duyunca ah Şahidi derdi, yaktın beni. Her vardığımız şehirden bana bir pabuç alırdı. Giy derdi. Ben onu yola kor, geçer giderdim. Acır, esirger, Abdallar yalın ayak gitseler bile yere hafif basarlar. Bazen yürürler, bazen oturup dinlenirler. Halbuki sen her gün akşama dek koşup durmadasın derdi. Bense parmaklarıma dokunan taşların yaralarından haz duyardım. Deve yününden bir gömleğim vardı, onun da kollan yoktu, içi bitle doluydu, ancak onu giyerdim. Bir gök elbise bağışlardı bana, fakat ben onları başkalarına verirdim… O padişah, bizden gördüklerini nazım et diye bu kuluna emretmişti amma mufassal bir surette anlatmaya imkan olmadı., diyerek onu övmektedir. Mehmet Çelebi yaptığı seyahatler sırasında çeşitli kerametler göstermiştir. Bu husus ayrı bir başlık altında incelenmemiş olup seyahatleri anlatılırken yeri geldikçe değinilmiştir.

Konya Seyahati

Sahih Ahmed Dede’nin bildirdiğine göre, H. 863/M.1458 yılı Eylül ayı sonlarında Sultan Divani Sema’i Mehmet Efendi yirmi yaşlarında idi. Sakıp Dede’nin yazdığı rivayete göre, Mehmet Çelebi, postnişin makamına geçtikten sonra çeltenan adı verilen yaran gurubuyla latif sohbetlerden sonra manevi bir işaretle belirtilen yılda, dedesi Mevlana’nın türbesine ziyarete gitmiş. Muhibbanı ile yapılan bu yolculuk sı­rasında sema’ ve safa ile Başara denilen bölgeye ulaştıklarında bütün eşraf onları karşılamış; burada bölük bölük maarif meclisleri kurulmuş, meclisler sema’ ve safa ayinleri ile süslenmiştir.

Konya’ya vardıklarında önce Meram’a gidilmiş. Sinan Dede Menakıbı’nda Çelebi’nin harabatlığı, Divaneliğinden bahis edilirken, orada Geci Meydan isimli bir yerde görüştüklerini, kendisine şarap içme teklifinde bulunulduğundan nakil edilmektedir. Biz bu teklifin bir sınav olduğunu düşünmekteyiz. Zira kişiye bağlanış, harami terkle yapılırsa meşruluk kazanır. Bu sebeple Çelebi’ye teklifte bulunulmuş olunmalıdır.

Meram’dan Mevlana türbesine ziyarete gidilmiş, bu arada aşırı istiğrak halinde olan Mehmet Çelebi, sıçrayarak Mevlana’nın merkadine ata biner gibi binmiş, sandukadaki sarığın ucunu yular gibi eline almış. Durumu görenlerin bir kısmı bu halin, kemalat-ı haliyeden (halin olgunluğu) olduğunu düşünürken, ariflerin kemalatına ulaşamayanlar ise Çelebi’nin deli olduğunu sanmışlar. O, daha sonra sandukadan inerek türbe hamamının külhanına gitmiş, burada yanmakta olan bir odunun üzerine de ata biner gibi binmiş, bir müddet kaldıktan sonra çıkmış. Ancak Halil İbrahim Aleyhisselam gibi ateşten, ne elbisesi, ne de kendisi yanmış. Bu hal onun hakkında olan su-i zan düşünceleri tamamen silmiştir. Sefine’nin yanı sıra Şahidi’nin de anlattığı bu olayı Gölpınarlı Gülşen-i Esrar’da şöyle yorumlamaktadır: “Rivayete göre o, Konya ovalarında gezermiş. Kırk kişi de ona uymuş, çullara bürünürmüş. Zemheride bir gün Mevlana’nın türbesine girmiş, sandukasına binmiş, sandukadaki külahı başına geçirmiş. Bir elinde şarap testisi, bir elinde kadeh varmış. Hem içiyor, hem sandukanın üstüne türbeye döküyormuş. Eyvah, helak olacak, Mevlana’nın gazabına uğrayacak diyenlere bağırmış:

- Görmüyor musunuz Mevlana‘yı ?
Bir de bakmışlar ki sandukanın üstündeki, bizzat Mevlana.


Türbeden çıkmış, doğru bir hamama gitmiş ve külhanına girmiş, ne yanmış, ne kendisine bir şey olmuş. ” Yine Şahidi’nin anlattığına göre, Mehmet Çelebi, külhandan elinde taze nergis ve güllerle çıkmış. Çiçekler ise, bu sırada Konya valisi olan Şehzade Şehinşah’a götürülmüş. Olaydan haberdar olan Şehinşah Divane Mehmet Çelebi’nin bir camiinin mihrabında şarap meclisi düzenlemesini istemiştir.

Kerametleri Konya’da duyulan Mehmet Çelebi onları halktan gizlemek için bir camiinin mihrabında içki meclisi teşkil ederek, orada içki içmek istemiş. Sonra hisarın arkasında bulunan Hazreti Hüdavendigar’ın türbesinin önündeki Alaca Mescit isimli camiinin mihrabında iç­ki meclisi kurarak garip oyunlar sergilemiş. Ancak Şahidi, bu olayları kendisi görmemiş, Pir İskender isminde bir zattan duymuştur. Şeyhi Mehmet Çelebi ile daha tanışmadan, onun hakkında Pir İskender ve Divani’nin, gene Divane Musa isimli müridinden bir hayli menkıbelerini dinlemiştir. İsmail Ankaravi, Mehmet Çelebi’de zuhur eden benzer davranışlara şöyle bir yorum getirmiştir: Evliyanın ve Melami’nin içki içmekten hoşlandığını ve meyhanelere gitmekten zevk aldığını zannetme. Bu kimse Allah’ın veli bir kuludur. Bunu ispat edici halleri vardır. İşte bu halini halktan gizlemek ve şöhret belasından kurtulmak için şarap içiyormuş gibi davranabilir. Şarap içse bile o şarap ona süzülmüş bal gibi gelir. Onun aklına zarar verecek bir şekilde etki etmez, yani sarhoşluk yoktur. “O binlerce kadeh içse bile ona şerbet gibi gelir ve zerre kadar dokunmaz. ” İkinci olarak, salik halkın kendisine olan aşırı sevgisini hissettiği zaman, bunu önlemek amacıyla “eline şarap testisini alır ve meyhaneye gider. Şarabın renginde olan bir suyla veya şarapla o testiyi doldurarak halka açıkca gösterir. Ve onu gösterdikten sonra içmeksizin gider, gizlice bir yere döker. Bunu kaydeden kimse, ehlullahtan bir kimsenin böyle yaptığını gördüğünü söyledi. Aslen o doldurduğu şey şarap olmadığı halde, o böyle yaparak şarapmış intibaını verirdi.” Ankaravi’den nakil ettiğimiz örnekleri Mehmet Çelebi’nin davranışlarıyla kıyas yaptığımızda, onun kendisinden övgü ile bahsedilmekten hoşlanmadığını; melamiliği bahsinde üzerinde genişçe durduğumuz gibi, halk nazarında kötü görünme çabasında olduğunu sanmaktayız. Ancak burada şunu da belirtmeliyiz ki, belki içki de, esrar da içmiş olabilir. Bu kendisi ile Yaradan’ı arasında olan bir husustur.

Şahidi’nin nakline göre, bir yolculuk sırasında da dağlardan geçerken açlıktan feryat eden iki müridine acımış, koltuğunun altından sıcacık, yumuşak, yağlı, lezzetli ekmek çıkararak ikram etmiştir.

İstanbul Seyahati

Sema’i Mehmet Celebi, hayatı boyunca pervasız yaşamıştır. Onu yaşadığı çoşkun aşk hali ,durgun ve sabit kadem bırakmamış, ömrü boyunca bu çoşkusunu ve aşkını,diyar diyar gezerek insanlara dağıtmış ,rahşan etmiştir.Gezilerinin büyük bir kısmını da bu amaç doğrultusunda yapmış olsa gerektir.

Çelebi’nin bu seyahatlerinden birisi İstanbul’a gidişidir. Sefine ve ona atfeden eserlerde Kanuni zamanında İstanbul’a giderek İskender Paşa’ya misafir olduğu, bu arada Paşa’nın bahçesine Galata Mevlevihanesi’nin yapıldığı belirtilmekteyse de, Çelebi’nin oraya II. Bayezid döneminde gittiği anlaşılmaktadır. Sahih Dede’ye göre bu seyahat H. 926 / M. 1520 yılında olmuştur. Mevlevi kaynakları, bu seyahatin Kanuni döneminde gerçekleştiğini; Hüseyin Ayvansarayi, Galata Mevlevihanesinin İskender Paşa himmetiyle H. 897 / M. 1491 yılında yapıldığını belirttikten sonra tarih vermeden Sultan Divani’nin İstanbul’a geldiğini, tekye olan mahalde bir müddet kaldığını, orada mevcut olan servi agacının da onun tarafından dikildiğini nakil etmektedir. Çelebi, İstanbul’dan Bursa’ya, oradan da Kütahya’ya geçmistir. Kütahya dergahında ve Hızır makamında bir müddet kalan Çelebi buradan Karahisar-i Sahib’e dönmüştür.

Sema’i Mehmet Çelebi’nin İstanbul’a gidiş sebebini Ekrem Işın, “temas halinde olduğu Kalenderilerin II. Bayezid’e suikast düzenlemeleri üzerine açıdan soruşturmanın bir sonucu” olarak İstanbul’a çağrıldığı, “İskender Paşaya intisap yoluyla üzerindeki kuşkuları dağıttığı, bu arada karizmatik kişiliğini kullanarak Galata Mevlevihanesi’nin temellerini attırdığı görüşündedir. Mehmet Çelebi hem Yavuz, hem de Kanuni döneminde İstanbul’a gitmiş olabilir. Kaynakların çoğunda Galata Mevlevihanesi’nin ilk postnişini Sema’i Mehmet Çelebi ve Safayi Dede gösterilmektedir. Ancak, İskender Paşa’nın H. 897 / M. 1491 tarihli vakfiyesinden Mevievihane şeyhlerine meşrut olan tevliyeti Şeyh Yunus Efendiye verilmiştir. Kanımızca Sema’i Mehmet Çelebi ve Safayi Dede’den sonra vakfı düzenlendiği için, ayrıca mevlevihanenin kurucu postnişini olması sebebiyle İskender Paşa’nın vakfında isimleri geçmemektedir.

Bursa Seyahati

Mehmet Çelebi’nin Bursa’ya kac kez gittiği belli değildir. Ancak Çelebi, Sahih Dede’nin kaydına göre H. 926 / M. 1520 yılında, İstanbul, Bursa, Kütahya’ya gitmiş, buradan Afyonkarahisar’a dönmüştür. Bursa Kütüğü’nden nakil olunan bilgiye göre, Divani Mehmet Çelebi Bursa’ya gittiği zaman Bursa’da kaplıca yolunda Demirhisar denen yerde Hayreddin b. Garib tarafından yaptırılan bir zaviyede kalmış, zaviyenin de tevsii ve tamir edilmesini istemiştir. Esrar Dede de bu bilgiyi teyit edercesine Divani’nin Bursa’daki Mevlevihanelerde kaldığını zikretmektedir.

Kütahya Seyahati

Karahisar’dan Muğla’ya dönen Şahidi, kışı annesinin yanında geçirmiş, rüyalarında ise Mehmet Çelebi’yi görür olmuştur. Bu rüyaların birisinde çok net olarak Çelebi, Şahidi’ye “Sen Allah’ı halvet (yalnızlık) köşesinde mi sanıyorsun? Kalk rusva, bednam ve harabati ol” diyerek insanlara karşı rezil, rüsva, kötü gözükmesini istemiştir.

Şahidi, baharda Sultan Divani’yi bulmak arzusu ile Baba Acem dediği bir arkadaşıyla yola koyulmuş. Bir takım köylere uğrayarak misafir olmuş, oralarda Çelebi’nin müritleriyle mesnevi okuyup, sema etmişlerdir.

Şahidi, Soke (Sele?) Köyü halkının canı gönülden Sultan Divani’nin aşıkları olduğunu belirtiyor. Şeyhi ile görüşmek için Kütahya’ya giderken Çukurköy adındaki bir mevlevi köyünde Mehmet Sema’i Çelebi’nin müritleriyle sohbet meclisi düzenlemiş ve ertesi sabah buradan Kütahya’ya gitmek üzere yola koyulmuştur. Şahidi, bu arada Mehmet Sema’i Çelebi ile Kütahya’da görüşmüştür. Divani, hac dönüşü burada Paşa Çelebi’nin makamına inmiştir. Şahidi’nin geldiğini haber alan Paşa Çelebi ve oğlu Emir Adil onu beklemekteymişler. Mezarlık Camiinde sabah namazını kıldıktan sonra, Paşa Çelebi’nin makamına ulaşmış Şahidi. Evde gerek Paşa Çelebi, gerek nedimleri sonsuz saygi ve sevgide bulunmuşlar, hoca geldi diyerek Emir Adil’in annesine haber vermişler. O da hemen bir halı göndererek Sultan’ın yanına sermişler. Bu arada şehrin ileri gelenleri Sultan Divani’yi ziyarete gelmişler. Şahidi’nin de geldiğini duyanlar “Kemal sahibi ve tatlı dilli bir va’izdir” diyerek övgüde bulunmuşlar. Şahidi burada geçen olayları şöyle anlatmaktadır:

Daha sonra nedimler beni o Hazretin yanına davet ettiler. Eşiğe varınca Sultan’ın yüzünü gördüm. Mest olmuş ve şaşkın bir şekilde her iki gözümden yaşlar akıyordu. Hepsi kalktılar, ben kendimden geçmis bir vaziyette Sultan’ın ayaklannın dibine düştüm. Tekrar kendime geldim ve önünde ayakta durdum. Sultan “Bu yaygı sizin içindir” buyurdu. Durumum Sultan tarafından anlaşılmıştı. Gittim; Sultan’ın yanına oturdum, başımı öne eğdim ve iki gözümü de yumdum. Herkes “Aziz hoş geldin” dedi. Benden bir ses çıkmıyor, her tarafım titriyordu. Sonra hepsi “Siz Sultan’ı tanıyorsunuz” dediler. Sonra (Sultan) onlara şöyle dedi “O mest olan şahla (Şahidi’yi kasdediyor) ezelden aşinalık vardır” Paşa Çelebi (bana) “Onlara Cuma günleri vaaz veriyormuşsun, buyurun vaaz verin de şereflenelim” dedi. (Mehmet Çelebi) “Bu sohbetten sonra yalnız kalınca dinleyelim” buyurdu. Ben, kaynayan kazan gibi, başımı öne eğmiş bir vaziyette, ağlıyor ve konuşamıyordum. Onlar ise benim halimden habersiz idiler. Derhal sır aleminden Sultan’dan bu meclisi boşaltmasını istedim. O anda Sultan “Musa Abdal esrarın var mı?” diye seslendi. O da “Evet” cevabını verdi. Sultan “O halde çıkar” dedi. Musa Abdal esrarı çıkardı. Sultan başparmağının ve işaret parmağının ucuyla tattı. Sultan’ın sağ tarafında bir emir oturmuştu, O da Sultan’a katıldı. Musa Abdal cur’adanı meclistekilere sundu. Sufilerden bazısı başını çevirdi, bazısı da parmağının ucunu cur’adana değdirerek birbirine uzatarak “Ey azizler siz de için. Tarikat sofrasıdır. Zerafet ilacıdır” dedi. Daha sonra herkesi dolaştı, son olarak bana geldi. Elimi açtım ve O’nun önüne uzattım. Avucumun içine bir parça döktü, ağzıma koydum. Bunu görünce beğenmediler. Meclisin bir yarısı ayrıldı. Birer birer ayağa kalkarak “Selamün aleyküm” dediler. Çelebi “Ve aleyküm selam” dedi. Bu şekilde hepsini uğurladı. Meclis boşaldı. Bu şaşkınlıkla ben aklımı kaybetmiştim. Çelebi şöyle dedi “Andan (?) dedeciğim”. Ben coşmaya başladım; sultan köpürmeye. Yüksek sesle divaneler gibi birkaç söz söyledi ki şu idi “Eskilerin alayin, na’lilne na’l-pare helva vireyin. Eski demurune helva vireyin, kazanın bakırın kalaylayivireyin” ve bu gibi bazı sözler.

Esrar Dede’nin nakline göre Şahidi, H. 900 / M. 1494 yılında 25 yaşındayken Kütahya’da Paşa Çelebi’nin evinde Mehmet Sema’i Çelebi ile görüşmüş, ona candan bağlı oluşunu da şiirlerinde dile getirmiştir.

Muğla Seyahati

Mehmet Çelebi Irak’tan Afyonkarahisar’a döndükten sonra bir müddet hiçbir yere gitmemiş, ecdadının kaldığı çile hanede uzlete çekilmiştir. Daha sonra Mentes ilini dolaşan Çelebi buradan Mısır’a geçmiştir.

Sahih Ahmed Dede’nin bildirdiğine göre, Mehmet Çelebi, H. 908 / M. 1502-3 yılında 64 yaşında iken Muğla’ya giderek 36 yaşındaki müridi Şahidi’yi ziyaret etmiştir. Çelebi, Muğla’da Şahidi’nin evinde kalmış, bu arada mesnevinin ilk on sekiz beyti okunmuştur. Mehmet Çelebi daha sonra Karahisar’a dönmüştür.

Arabistan Seyahati

Gerek Şahidi, gerek diger kaynaklar Mehmet Çelebi’nin H. 900 / M. 1494 yılında hacca gittiğini, dönüşte Afyonkarahisar’a gelmeden önce Kütahya’ya uğradığını, orada amcazadesi Paşa Çelebiye misafir olduğunu yazarlar. Sahih Dede, Çelebi’nin H. 922 / M. 1516 yılında yaptığı Mısır seyahati sırasında hacc-i şerife de gittiğini belirtmektedir.

İran Seyahati

Sakip Dede’nin belirttiğine göre, Mehmet Çelebi, Pir Adil Çelebi zamanında (1421-1460) kırk Mevlevi dervişiyle birlikte Konya’ya gitmiş, buradan Karaman’a geçmiş, Hacı Bektaş dergahına misafir olmuş, buradan da kırk Bektaşi abdalı alarak Irak’a gitmiştir. Sırayla Necef, Kerbela, Bağdat ve Samarra’da ehli beyt imamlarını ziyaretten sonra Meshed’e giderek sekizinci imam Ali er-Rıza’nın türbesini ziyaret etmiştir. Çelebi, Meshed’de büyük bir saygı ve iltifat görür. Önceden Mevlevihanede var olan iki bayrakla büyük bakır kazan ve bir takım kab-kacak hediye edilir. Kablar üzerinde “vakf-i dstdn~i Ali Musa er-Riza” yazılı imiş. Bu ziyaret sırasında Mehmet Çelebi, “Rıza’nın kapısından ayrı düşen göz, güneş çeşmesi bile olsa nursuzdur. Hizmetine, kulağı küpeli, bir kul olan can, kerem ve ihsan dairesine dahil olarak haşredilir.” anlamındaki Farsça bir rubai söyler. Meshed’den sağ tarafında Mevleviler, solunda Bektaşiler olduğu halde yola devam edilir. Mevlevilerin komutanı Mehmet Sadik Dede, Bektaşilerin komutanı ise Ali Rumi Dede’dir.

Sahih Ahmed Dede’nin nakline göre, H. 911 / M. 1505 yılında Mehmet Çelebi, 66 yaşında iken Karahisar-i Sahib’den kalkıp Acem diyarına Hazret-i Mevlana’nın “Divan-i Kebir’ini getirmeğe gitmiş. Bu arada Konya’da Çelebi Cemaleddin II (61.1509) seccadenişin idi”. Sefine’de ve ona atıf yapılarak yazılan eserlerde Mehmet Çelebi’nin kırk Mevlevi ve kırk Bektaşi dervişiyle birlikte İran’a yaptığı seyahat anlatılmaktadır.

Sefine’de yazılı olan rivayete göre Sema-i Mehmet Çelebi, İran’da Şah İsmail’le görüşmüş bu arada kendisine hazırlanan tuzakları altetmiş, Divan-i Kebir’i alıp geri dönmüştür. Bu yolculuklarının birinde, Mehmet Furuni Dede, keramet göstererek aç kalan dervişlere sıcak ekmek ikram etmiş; bir başka zamanda Mehmet Çelebi, susuz kalan dervişlere, elindeki asa-topuzunun çok büyük bir yılan haline gelmesi ile ağzından akan leziz suyu bütün dervişana içirerek susuzluklarını gidermiştir.

Mısır Seyahati

Kaynaklarda Mehmet Çelebi’nin Yavuz döneminde Mısır’a giderek Gülşeni tarikatının kurucusu Şeyh İbrahim Gülşeni’yi zindandan kurtardığı kaydedilir. Sahih Ahmed Dede, Mehmet Çelebi’nin bu seyahati H. 922 / M. 1516 yılında 78 yaşında iken yaptığını belirtmektedir. Çelebi, çiltenan-i Mevleviyye ve çiltenan-i Kalenderan-i Hayderiyye ile, Mevlevilerin başında Sadık Dede, Hayderiyyenin başında da Ali Rumi Dede olduğu halde, Karahisar’dan önce Antalya’ya buradan İskenderiye’ye geçmişler, orada bir iki gün istirahattan sonra gemi ile Mısır’ın Bulak mahalline varmışlardır. Bu arada Sultan Gavri helak olmuş, yerine Tomanbay sultan olmuş idi. Tomanbay da, İbrahim Gülşeni’yi ve müritlerini hapis ettirmiştir. Mehmet Çelebi, İbrahim Gülşeni’yi hapisten kurtarmak için görüşmeler yapmış, zindana vardığında Gülşeni:


‘Azizim hayr-i makdem ‘ömrümün varı safa geldüri
Keremler iyledun mahdum-i Hünkari safa geldun


beytiyle başlayan kasidesini söylemiş. Mehmet Çelebi de ona:


İy tuti ‘i guya-yi hakikat çuni
Diy bülbül-i bi~çun-ı çera mahzuni


mısralarıyla başlayan şiiri ile cevap vermiştir.

Daha sonra Gülşeni ve müritleri serbest bırakılmış, herkes sarmaş dolaş olmuş, sanki büyük bir bayram kutlaması yapılmışçasına sema ve safa ile coşmuşlardır. Mehmet Çelebi Kahire’de bir müddet kalarak Mevlevihane açmış, Safi Ahmet Dede’yi buraya Şeyh tayin etmiş, daha sonra Şam’a geçmiştir.

Şam Seyahati

Deniz yolu ile Mısır’a giden Mehmet Çelebi’nin buradan kara yolu ile Şam üzerinden Afyonkarahisar’a döndüğü anlaşılmaktadır. Rivayete göre Çelebi burada büyük mutasavvıf Muhyiddin-i Arabi’nin kaybolan kabrini keşfederek üzerine türbe yapılmasını sağlamıştır. Ancak bu arada hac mevsimi gelmiştir. Buradan hacca gitmek teklifinde olanlar çıkarsa da o, kendisi gitmediği gibi, gitmek isteyenleri de göndermez. İki kişi onun sözünü dinlemeyerek hac için ayrılırlar. Bu arada Çelebi: ‘Ey ibadet knmasmi satan kervan, nereye gidiyorsunuz? Hacetler kıblesinin haremine gelin. Yazıklar olsun, yıldızlar bile onun çevresinde dönüyor da siz görmüyorsunuz. Kırk yıldır hayal çevresinde koşup duruyorsunuz. Anlamındaki Fars’ça şiirini okur.

Kaynakların belirttiğine göre, Mehmet Çelebi’nin Şam seyahati ile ilgili olarak Muhyiddin Arabi bir şiirinde şöyle der:

Şam’a birbirini gönülden seven Mevlevi topluluğu gelecektir
Gerçekten onların meclisleri bir sükunettir.
Onları safa halinde (berraklıkta) insanların hayırlısı olarak görürsün..


Ayrıca Sefine’de nakil olunduğuna göre Mehmet Çelebi, Şam dönüşünde yolda, Mısır üzerine sefere çıkmış olan Yavuz Sultan Selim Han ile görüşmüş, ona nasihatlerde bulunmuş, Muhyiddin Arabi’nin mezarının ortaya çıkarılmasını, tamir ve tadilat yapılması gerekliliğini bildirmiştir.

Muhyiddin Arabi’nin, başka bir şiirinde belirttiği

“Iza dahale’s Sin’ü fi’ş-Şin!i yazharu kabru Muhyiddin”
(Sin, Şın’a girince Muhyiddin’in Kabri kabri ortaya çıkacaktır) ibaresi Yavuz Sultan Selim’in dikkatini çekmiştir.


Yukarda belirtilen Sin’in Yavuz Selim’e, Şın’ın da Şam’a işaret olunduğu belirtildiği gibi Sin’in Sultan Semai’yi kasteddiği de nakil olunmaktadır.

MEŞREBİ - Kalenderiliği

Kalender kelimesi farsça olup, dünyadan el-etek çekip Allah yoluna dönmüş, serserice gezen derbeder ve laubali derviş; rint, anlamlarına gelmektedir.

XVI. yüzyılda yaşayan Divan-i Mehmet Çelebi, göğsü açık tennuresiyle, Kalenderi abasıyla, bazan başında Mevlevi külahı, bazen on iki dilimli ve Şems’e mensup sayılan taç ile dolaşmış; saçlarını bazen sere serpe uzatmış, bazen de kalendenler gibi hem kendini, hem müritlerini Çar-darp yaptığı bilinmektedir.

Mehmet Çelebi’nin çoşkun aşk halleri, mizacında ki; kalenderi, melami, rind neşesi, onun kalenderiler nezdinde büyük hayranlık ve itibar kazanmasına neden olmuştur.. Nitekim Meşhed’e giden Mehmet Celebi, burada İran Kalenderilerince büyük bir sevgi ve saygı görür, dönüşte ceşitli hediyelerle; iki bayrak, büyük bir kazan ile taltif edilir.
Sultan Divani’nin müritlerinden olan Sadîkî Meshed’de İmam Musa. Rıza’yı ziyaretleri sırasında söylediği gazelinde “Biz Hazret-i Daverin şahini olan kalenderleriz. Peygamber soyuna has kalenderleriz.. Ali, Hak için dünyayı boşladı. Bu yüzden yiğit Haydar yolunda kalenderiz. Biz peygamber soyunun aynından Rumlular gibi, yalın ayak, her ülkede kalenderiz…. Hüseynilerin yolunda sadık olalım. Biz Ahmet ve Haydar’a bağlılıkta kalenderiz” diyerek, kalenderi oluşlarıyla övünmektedir.

Melameti

Melamet, Arapça levm kökünden olup, kınama, ayıplama, kötüleme, karalama, azarlama anlamlarına gelmektedir. Tasavvufta ise, “kınayanların kınamasından çekinmeden doğru yolda yürümektir.” şeklinde izah edilmiş; bu yaşayışı benimseyenlere de melameti veya melami denilmiştir. Bu hayat tarzını kabul edenlerin belirli bir kıyafetleri yoktur. Melamiler nafile ibadetlerini gizli yaparlar, törene önem vermezler. Kendini beğenmişlikten şiddetle kaçmışlar ve ihlasa önem verirler. Bunlar yaptıklrı ibadetlerin açığa çıkmasından ve günahlarının gizli kalmasından rahatsız olurlar. Özellikle kusurlarının teşhir edilmesinden, dolayısı ile kınanmaktan hoşlanırlar. Bundan dolayı farzı terk etmemek, haramı işlememek şartıyla kasıt olarak halkın kınamasına yol açan davranışları bilerek ve istiyerek yaparlar. Başkaları tarafından ayıplana ayıplana, nefislerinin islah edileceğine inanırlar.

Mevlevi Şairlerinden ve Mesnevi şarihlerinden İsmail Ankaravi (61. 1631), Mevleviler içinde , Melami neşesine sahip bir çok kimsenin bulunduğunu, Melamilerin yüce bir topluluk olduğunu, ancak bunların da muhakkikleri (samimi olanları) ile mukallidleri (taklitçileri) olduğunu söyler. Ona göre Melamiler, ibadet ve salaha yönelik ibadetlerini; hayır ve hasenatlarını halktan gizleyerek yaparlar. Bu tür davranışın daha iyi olduğunu düşünürler. Bazı kötülenmiş, şartları bizzat yaparak kendilerini halktan ve alemden gizlerler. Bu sebepten meşayıh, “Melami, yaptığı hayrı ortaya çıkarmaz (ilan etmez), kötülüğü de gizlemez” demiştir!

Mehmet Sema’i Çelebi’nin hayat tarzı incelendiğinde, Rindlere mahsus, kalenderi, melami,harabi, çoşkun bir aşk neşesi içerisinde oldugu görülmektedir. Rivayete göre zaman zaman çar-darp olması, karpuzun içini oyup başına giymesi gibi çesitli özelliklerle halka görünmesi Melami neşe ile isyana ortak olmamak düşüncesinden kaynaklanmaktadır.

Mehmet Çelebi, babasının sağlığında, onun tarafından Şeyh yapılmış, halk onun Şeyh oluşunu, aşin bir sevgiyle ona bağlanarak göstermiştir. Sefine ve Esrar Dede’de ve bunlara atfen çeşitli eserlerde belirtildiğine göre, Mehmet Çelebi, Afyonkarahisar Mevlevihanesi Şeyhi olduktan sonra bir kısım insanlar kendisini lider olarak tanımışlar. Bu arada hükümete isyan eden ümera Mehmet Çelebi’ye isyana ortak olma teklifinde bulunmuş, o ise bu teklife ret cevabı veremediği için “El-cüinunüi ehvenu mine’l-fununi ve’l-melametu ehsanüi bi’s-selamet? (Mecnun olma hilelerden daha ehvendir ve Melamilik selametle daha güzeldir), “es-selametufi’l-melame’” (Kurtuluş, melametdedir) diyerek yaşayışta Melamiliği tercih eylemiştir’”

Mehmet Çelebi’nin Melamiliğini şiirlerindeki bazi beyitlerinde görmek de müimkündür. “Gör” redifli bir gazelinde, melamet erlerinin görünüşte, şekilde olan hatalarına, günahlarına bakmamak gerektiğini; onların ancak can gözüyle, mana gözüyle bakınca anlaşılacağını belirtir:


Virmez vücûd gayrıya ‘ayn-i zuhûri gör
Te’sir-i sırr-ı gayret-i ism-i Gayûrı gör
Bakma melâmet erlerinün seyyiâtına
Aç çeşm-i cânı sûfi-yi âfv-ı Gafûrı gör


Semai bir baska beytinde yine ayni hususu, melamiliğinden dolayı kendisini kınayanlara bir cevap niteliğinde dile getirir:


Ey bana seng-i melametden iden ‘ar diyen Benüm ol başım oraya koyup yar diyen


Mehmet Çelebi Afyonkarahisar Mevlevihanesi’nde Mevlevi kültürü ile yetişmiştir. Eğitimi bölümünde de belirttiğimiz gibi, Çelebi’ye Mev­levi büyüklerinden Fenayi Dede öğretmenlik yapmiş, Çeltenan (kırklar) adı ile anılan okul arkadaşlarıyla ilk eğitime, beş yaşında da Kur’an-ı Kerim okumaya başlamıştır. Birkaç kardeşinin çocuk yaşta ölmesi ve ailenin tek erkek çocuğu olması sebebiyle babası ve Mevlevi muhitince özenle yetiştirilmiştir. O Mevlevi vasfı ile hem Anadolu’da, hem de Anadolu dışında pek çok şehir, kasaba hatta köylerde Mevleviliği yayma çalışmasında bulunmuş, mesnevisinde Mevlevi Mukabelesi’ndeki sırları anlatmış, Mevlevi mukabelesi onun tarafından son şeklini almıştır denebilir. Bir şiirinde Mevleviliğe girecek olan nev-niyaz adı verilen adayın çileye girmesi soyunmak tabiri ile ifade edilmiştir:


Tekye-i gamda olup abdalun
Soyunup ‘ışkına uryan olayum
Cümleden kat’-ı nazar sultanum
Guşe-i çeşmüne kurban olayum


Hayatı, tesirleri, dostları gibi bölümlerde mevleviliği hakkında da bilgiler bulunan Sultan Sema’i şiirlerinde Mevlevi büyüklerinin adlarını mevlevi adab ve erkanı ile ilgili terim ve ıstılahları da sıkça kullanır. Bütün bunlar onun mevlevilik yönünün birer yansımasıdır. “Hazret-i Sultan Divani Mehmed Efendi Kaddesallahu Sırrıhu ‘l- ‘aziz ” başlıklı “Mevlevi Muka­belesi Hakkındaki Mesnevi”si bunun en güzel örneğidir.


Didi bir dervişe ol bir padişah
Nedir ol hırka vü hem başda külah
Didi derviş ey şeh-i ali-tebar
Hırka kabrimdür külah seng-i mezar


beyitleriyle başlayan şiirden anlaşıldığına göre dervişin “Başındaki külah mezar taşıdır; hırkası kabridir; tabiatiyle tennuresi de kefendir. Ney, Sur’dur. Bir daire şeklinde bulunan Sema ‘hanenin sağ kavsi, görülen alemdir (Şahadet, Nasut alemi,Halk); sol kavsi o alemin içidir, görünmiyen mana alemidir. (Gayb, Melekut, Emr alemi). Devr-i Veledi’ye kalkış, ölümden sonra Sur sesiyle dirilmiye ihtiyari ölümden, benlikten, bencillikten, mevhum ve izafi varlıktan öldükten, geçtikten sonra, mürşidin nefhiyle, feyziyle, gerçek varlıkla hayat bulmaya işarettir. Üç devir, üç yakıyn mertebesine bilmiye, görmeye ve olmıya işaret olduğu gi­bi, Mutlak Varlık’tan cansızlar, bitkiler ve canlılar alemine erişmiye de işarettir. Semahanenin, Hatt-i istiva’nın başlangıç sayılan noktası, yani şeyhin bulunduğu yer, Mutlak Varlık alemine, tam karşısındaki nokta, insan mertebesine işarettir. Bu takdirde, Sema-hanenin sağ kavsi, Mutlak Varlıktan insana inişi, sol kavsi, insandan Mutlak Varlık’a çıkışı; yani sağ kavis, maddi inişi, maddi kemali; sol kavis, manevi çıkışı, manevi kemali, süluku gösterir.

Semanın birinci devresi, kendinde bütün isimlerin ve sıfatların bulunduğu, fakat zuhur etmediği “Zat “ın, bir noktanın seyrine, o seyirle harflerin ve kelimelerin zuhuru gibi zuhuruna işarettir. Şeyh, bütün adlara ve sıfatlara mazhar olan, bütün adları ve sıfatları toplayıp kavramış bulunan Tanrı ilminin, “Hakiykat-i Muhammediyye”nin mümessili ve Tanrı tercümanıdır:

birinci devredeki Sema’dan sonra, “Selam” adıyle tecelli eder; şüphelerden kurtuldunuz, Tanrı birliğini bildiniz: ilm-el yakıyn mertebesine erdiniz; esenlik size der.

İkinci devrede aşıklar,, vahdet-i görüş haline getirmiş ve Ayn-el yakiyn mertebesine ulaşmışlardır. Şeyh, bu devrenin sonunda, bilginizi şühud mertebesine ulaştırdınız; se­lam size der.

Üçüncü devrede aşıklar, görüşlerini buluş ve oluş mertebesine ulaştırırlar; seyirleri, tahkik durağındadır. Bu devrenin sonunda da aşıklara, esen­lik size; tamamiyle yok oldunuz; Mutlak Varlıkta, kendinizi, mevhum varlığınızı yitirdiniz der.

Dördüncü devre, Tanrı varlığıyla var oluş, herşeyi kendi mertebesinde gerçek olarak tanıyış devresidir. Bu devrede, vahdet durağında ayak direyip kendi merkezleri çevresinde devrederler.

Yine bir şiirinde Sema’i , Şems, Monla, Sine-çak, Mevlana, Hüsameddin, Sultan Veled isimlerini zikirederek onlara olan saygı ve bağlılığını; Mevleviyüz, döne döne, sema; devr etme, murid, mesnevi, def, kudüm, nay ibareleriyle de mevleviliğini; burhan ve delillerinin Mesnevi olduğunu dile getirir. B

u şiirin ilk bendi şöyledir;


Nûr-ı Şems’in mazharıyüz himmet-i Monla ile
Zerreyüz manend-i ahter tev’emüz çün ayile
Bilmeyenler aşina sanmaz bizi ma’nâ ile
Mevleviyüz ‘aleme meşhûruz istiğna ile
Sine-çâkiz döne döne şevk-i huy u hâyile
Devr idüp girdük sem⠑a biz nice alayile
Salınursak tan mıdur deff ü kudûm ü nayile
Ehl-i ‘ışkuz fahrimüz âyîn-i Mevlânâ ile


Hazreti Sultan Divani , meşrebinde ki , rindlere mahsus çoşkun aşk halleri, kalenderi, melami mizacı nedeniyle ; Mevleviliğin rindlik görünümünün, Hazreti Şems, Ulu Arif çelebi ile başlayan ve kendisinde zirveleşen en önemli temsilcisi olmuştur.. Haluk İpekten’e göre, mesnevi tesiriyle zühd ve takvada bulunarak İslamiyet’te belirtilen farzları eksiksiz olarak yerine getirmeye çalışanlara Mes­nevi Neşesi denilmektedir. Mevleviler arasında bunlara Veled Kolu denilmiştir. Divan-ı Kebir’deki hoşgörü ve rintlik düşüncesi tesiri altında kalarak zühd ve takva ile aşk yolunu seçenlere Divan-i Kebir Neşesi denir ki, buna da Şems Kolu adı verilir. Mesnevi Neşesi içerisinde olanların başında Mesnevi Şarihi İsmail Ankaravi, Divan-i Kebir Neşesi içerisinde olanla­nn başında da ; Ulu Arif Çelebi ,Sultan Divani ile Yusuf Sineçak gelmektedir.

İran Seyahati:

Divane Mehmet Çelebi ise Sakıp Dede’nin belirttiğine göre, Mehmet Çelebi, Pir Adil Çelebi zamanında (1421-1460) yılında, Sahih Ahmed Dede’nin nakline göre, H. 911/M.1505 yılında 66 yaşında iken İran topraklarına Divan-ı Kebir’i getirmeğe gitmiştir. Yapılan ziyaretler sonucunda Şah İsmail ile İranda ki tarikat erenleri arasında dostluk bağının arttığı, dolayısıyla tarikatlerin de önemli ölçüde birbirleriyle etkilendiğini sanmaktayız. Çalebi’nin çar-darp olması, şiirlerinde on iki imamı övmesi vs. hususlar bunu göstermektedir. Bunun sonucu olarak Çelebi, Osmanlı-İran ilişkisini dengede tutmaya çalışmıştır. O, gerek tarikat olarak Mevleviliğe, devlet olarak da Osmanlıya ve yöneticilere büyük bir aşk ve sevgi ile bağlıdır. Bu iki değer onun için çok değerlidir.

Postnişinliği

Mehmet Sema’i, daha babası hayattayken, (onun vefatından bir yıl önce) H. 889 / M. 1484 Afyonkarahisar Mevlevihanesi Şeyhi olmuştur. A. Süheyl Ünver, Çelebi’nin Afyon mevlevihanesi’nin banisi ve ilk şeyhi olduğu görüşündedir. Mevlevi kaynaklarına göre, Karahisar Mevlevi Hankah’ı ilk olarak Aba Puş Bali tarafından yapılmıştır. Kanaatimize göre, Mevlevihane daha önce asitane olarak değil de zaviye olarak bulunmakta idi.

Pir-i sani (ikinci pir) olarak anılan Mehmet Çelebi belirtilen bu sıfatla vefatından birkaç yıl öncesine kadar şeyhlik makamında kalmıştır. Sultan Divani, ömrünün büyük bir kısmını Mevleviliği yaymak, birlik ve beraberliği sağlamak amacıyla seyahatlerde bulunmuş, bu sebeple Mevlevihanede daha az kalabilmiş, bu da onun insanlar arasındaki değerini artırmıştır.

Bekayi Dede bir Müseddesi’nin 18. Bendinde pir-i sani sıfatını şöyle ifade etmişlerdir:


Ol Mehemmed ya ‘ni kim Sultan-i Divani be-nam
Yapdırup virdi nice dergaha hüsn-i intizam
Pir-i sani dinse layukdur ana bi ‘l-ihtiram
Zır-i zıll-i devleti cay-i penah-ı has u am


Teşkilatcılığı ve Yöneticiliği

Mehmet Çelebi, Şeyhliği ve Şairliği yanı sıra atalarından olan Sultan Veled ve oğlu Ulu Arif Çelebi gibi geniş bir teşkilatcılık vasfına sahiptir. Daha babasının sağlığında, (H. 889 / M. 1484 yılında) Afyonkarahisar Mevlevihanesi Şeyhi olan Mehmet Çelebi’nin yarım asır geçen bir zaman icinde seccade-nişin, diğer bir ifade ile şeyhlik yaptığı bilinmektedir. Uzun yıllar seksen Mevlevi ve Bektaşi dervişiyle seyahatte bulunması, çeşitli yörelerde Mevlevihane açması da Mehmet Çelebi’nin usta bir teşkilatcı ve yönetici olduğunu göstermektedir.

Mehmet Celebi’nin vasıflarından birisi de ileri görüşlü bir karaktere sahip olması, sanata ve zanaatkara önem vermesidir. Bazı kaynaklarda bu konuyla ilgili olarak, Divani’nin delaletiyle İran seferinden sonra, sanatlarından istifade edilmek üzere bir kısım Ermeni’nin, Afyonkarahisar’a gelip yerleştikleri nakil olunmaktadır’. Ancak bu bilgi rivayet olarak nakil edilmektedir. İncelediğimiz kaynaklar icerisinde bu hususu teyit edici başka bir ifade bulunmamaktadir. Buna rağmen rivayetten onun zanata ve zanaatkara verdiği önemi anlayabiliriz.

Eğitimciliği

Mehmet Çelebi çok yönlü bir kişiliğe sahiptir. O, maiyetinde olan kırk Mevlevi ve kırk Bektaşi dervişinin eğitimiyle meşgul olduğu gibi, Afyonkarahisar Mevlevihanesi’nin idaresi, dervişlerin eğitimi ile de ilgilenmiş olsa gerektir. Bu hususlar tezkirelerde açık bir şekilde belirtilmemiştir. Ancak onun hayatını inceleyenler bu özelliğini açık bir şekilde anlayacaklardir. Bu hususlardan başka Mehmet Çelebi’nin Afyonkarahisar’da bir sübyan mektebi açtığı ve adıyla anıldığı söylenebilir. Zira Afyonkarahisar’da Ulu Cami karşısındaki medrese bitişiğinde H. 1061 / M. 1650 yılından önce Divani Mehmet Efendi tarafından yaptırıldığı anlaşılan bir mektep bulunmaktadır. Bu aydın insan Divani Mehmet Çelebi midir, yoksa bir başkası mıdır? İsim ve lakaba bakarak bu zatın Divani Mehmet Çelebi olduğunu söylemek mümkün ise de bu husus şimdilik kesin olarak tespit edilmiş değildir.